|
||
Nasıl başladınız müziğe, kaç yaşındaydınız?Müziğe, çok sevdiğim için başladım. Küçükken çok müzik dinlerdim ama dinlediğim parçaları, enstrümanları ayırarak dinlerdim. Daha sonra aranjman dinlemeye, aranjörlerle ilgilenmeye, bir parçanın oluşumunu ve yapısını incelemeye başladım. İyice merak saldım. Çocukluğumdan beri, 6-7 yaşından beri biliyordum ki müziğin hep içinde olacağım. Hayatımda müziğin çok önemli bir yeri olacağını hissediyordum.
Peki böyle bir başarıyı düşünüyormuydunuz, yoksa müziğin içinde bir şekilde yer almak mıydı amacınız?
İlginç bir duygu, hep sahnede insanların karşısında olacağımı, kendimden, yüreğimden gelen şeyleri paylaşacağımı sanki hissediyordum. Hatta bu mesleğe profesyonel olarak ilk adım attığımda (söz yazarı, besteci ve prodüktör olarak), gönlümün içinde, kafamın arkasında hep kendi albümümü yapmak, kendi şarkılarımı okumak, kendi performansımla insanların karşısına çıkmak vardı. Kendi içimdeki biyolojik saatim belki böyle bir şey talep etti benden, dedi ki ‘Musti dur, bekle, öğren, seyret, daha çok öğren...’ Rahmetli Onno ağabeyin asistanlığını yaparken, Zerrin Özer’in albümünden sonra benim albümüme başlayacaktık. Birşeyler oldu başlayamadık, Onno ağabey, Zuhal Olcay’ın albümüne girdi. Ben, Zerrin Özer’in prodüksiyonundan sonra, mesleğimin 4. yılından sonra, ‘Okey Musti’ dedim ve bir akşam Onno ağabey ile yemeğe gittik, ona dedim ki; ‘Zuhal devam etsin, ben gidiyorum kendime artık birşeyler yapmak istiyorum’. ‘Beklemeyecek misin, beraber yapacaktık’ dedi. ‘Yok’ dedim, ‘sen meşgulsün’. Ben de üzüldüm, o da üzüldü, beraber yapmak istiyorduk. Benim ilk albümümü birlikte yapamadık, ama o albümde bas çalmıştı…
Sonra çok başarılı oldunuz, bekliyor muydunuz ilk albümde böyle bir şeyi?
Evet o albüm başarılı oldu. İnsanlar tarafından çok beğenildi, o dönem pop müzik yapısında da bir değişim süreci başlamıştı. 1990-1996 arasında Türkiye’de pop müziği çerçevesinde birçok prodüksiyonlar yapıldı. Bugün hala geçerliliği olan çok güzel işler yapıldı, bunlardan bir tanesi de benim Suç Bende albümümdü. Senelerden beri kafamda ve ruhumda biriktirdiğim bir çok şeyi o albümde özetleme fırsatı buldum. Çünkü İsviçre’de, orta okul, lise eğitimi görürken, Amerika’da üniversitedeyken, oralarda dinlediğim müziklerle, bende bir alt yapı oluşturan bir sürü değişik tılsımı kendi içimde kendimce bir yorum içine soktum bestelerde. Keza bu benim tarzım oldu, içimde ruhumda hissettiğim, kalbimi yansıtış tarzım oldu. Müzik anlamında kendimi böyle yansıttım, şekillendirdim…
Sonra ikinci albümünüz geldi, ‘Araba’... Yine başarılar ve Avrupa’ya açılma fırsatı…
Ben ne yazık ki, oradaki ekibimle çok iyi kaynaşamadım, birbirimizi çok iyi hissedemedik. Sony Müzik’le bir sözleşme imzalayınca, Sony müzik bir ekip tayin etti bana. Onlarla bir türlü bir armoni içine giremedik biz. Sevgiyle de alakası yok, birbirimize inanamadık, yani birbirimizin düşünceleri çok zaman çatıştı. Ben tabii ki Avrupa’da bir kariyer elde etmek için oralara gittim ama ben oraya giderken bazı tecrübeleri yanımda götürmek durumundaydım. Sıfır bir sanatçı, hayatında bu işe heyecanla, ilk defa giren bir insan konumunda olmadığımı hissettirmek durumundaydım ve bu onlara çok ters geldi.
Ufak bir örnek vereyim; benim bazı parçalarımda hissettiğim şeyler, haraketler var. Dans ederken bunun üzerinde bir eleştiri kabul edebilirim, eleştiriye açık bir insanım ama eleştirinin üzerine geçince, olay biraz ters etki yapıyor. Ben orda TV programlarına çıktım, artık tereddüt içindeydim. ‘Çok güzel dans ediyorsun ama şunları, bunları yapma’. Şunlar bunlar dedikleri tamamen benim özüm olan şeyler. Mesela ellerimle şarkı söylüyorum, ellerimi kullanmayı seviyorum, ‘dur ellerini kullanma’… Desiree mesela bütün klip boyunca ellerini kullanıyor. Beni siz paketlemek için mi getirdiniz buraya, ben Sony’nin kapısına ben olabildiğim için geldim.
Türkiye’de bu rakamlara ulaştımsa (ki 65 milyonluk bir ülke, birçok Avrupa ülkesinin toplamında bir ülke), bu kadar değişik insan yapısına sahip bir ülkede, bir şekilde insanların beğenisini toplayabilmişsem, bunu kendimde olan şeylerle yaptım. Bunları alıp da deforme etmek, tekrardan başka bir kılıfa sokmak çok ters geldi bana. Sonra başka bir sürü şey daha oldu. Ben ilk çıkış parçası Aya Benzer olsun diye yalvardım yakardım. Sony’de on kişiden dokuzu Aya Benzer’le çıkmayı kabul etti. Sonra bir gün Sony müdürlerinden bir tanesi geldi, bana dedi ki; ‘Araba’yla çıkıyorsun’. ‘Yanlış yapıyorsunuz’ dedim.
Orda çalışma sistemi farklı, bir radyoya gönderiyorlar parçaları, radyonun DJ’i iki parçadan işte şu diyor ve ona gidiyorlar. Adı lazım değil sözü çok geçen bir radyoya göndermişler, cevap geldi, ‘Araba’. Yani dedim siz şunu mu söylüyorsunuz. Biz burda on kişi oturuyoruz ve hepimiz Aya Benzer’le çıkmayı hissediyoruz. Sezon olarak, timing olarak, duygu olarak, ilk lansman parçası olarak bunu hissediyoruz. Ve orda bir radyo DJ’yi ‘hayır Araba’ diyor. Bana çok ters gelen şeyler oldu. Klip çekmeye gittik, daha ilk saniyede dedim ki; ‘kesinlikle ben değilim bu’. Beni Fas’a götürdüler, kıpkızıl bir klip çektik. Ben tam o sırada Yunus balıklı klibi çekmişim Miami’de, montajlamışım, çok keyifliyim. Klibi teslim ettikten bir gün sonra Fas’a uçtum ve bir baktım yönetmen, merhaba dedik birbirimize ve bir daha başka bir şey konuşmadık.
Ertesi sabah oldu, beni yola götürdüler, yerde yatarak söyle şarkıyı dediler. Çok ilginç bir şey söyleyeceğim, çekimlerin son günü bir baktım, ben parçayı hiç senkron söylemiyorum, dans etmiyorum Araba gibi bir parçada. Dedim ki ‘Mustafa profesyonel ol, istenileni istenildiği gibi en iyi şekilde yap’. Artık dayanamadım, son gün; ‘bir şey soracağım, siz benim bu parçada hiç dans etmemi istemiyorsunuz yani’ dedim. ‘Aaaa dans etmek istiyorsan et, bir iki şey çekelim’ dediler. Şaka yapıyorlar herhalde dedim. Sonra o klip montajlandı, bana gönderildi, gönderildiği gün seyrettim, ondan beri de seyretmedim. Yani ben o klibi bir kere seyrettim. Kral’da yayınlanıyor, Number 1’da yayınlanıyor…
İnsanlar bana gelip, çok beğendik o klibi diyorlar, dalga geçiyorlar gibi geliyor. Çünkü bence çok kötüydü, hiç kendime yakıştıramadım. Bana yakışmayan, olmaması gereken bir macera. Ondan sonra aramız soğudu. En son bir toplantıya gidildi, gelecek Eylül’de bu son albümden bir parçayla tekrar bir rölansman düşünüyorlar. Ama insanın yüreği soğuyor, kırılıyor. Tamamen bir ekip işi bu, gönül işi yani. Ben orda şey hissettim, ekibin bana biraz plastik olarak baktığını hissettim ve çok irkildim. Onar için biraz, boş plastik satacakları yerde içine bir şey koyup satacakları direkt ürün gibiydi… Ticari ve profesyonel anlamda bu şekilde bakmakta zarar yok fakat biraz da gönül işi olması lazım. Ben oradaki çalışmamın gönlüme dokunduğunu hiç hissetmedim.
Fransa’da çıkan single’ın basın açıklamasında çok güzel sözleriniz vardı. Gerek müziğinizle ilgili -Türk motifleriyle fakat modern aranjmanlarla bir şeyler yapmaya çalıştığınıza dair- gerek Türkiye ile ilgili çok içten bir yazı vardı…
Gerçekleri söyledim, gerçekler bunlar; bizim ülkemizde çok güzel insanlar, çok güzel ortamlar var. Onlar da bizim artılarımız. Ben bunları bir nebze yansıtabiliyorsam, kendi yaptıklarımla, mesleğimle, benim de zaten amacım bu olmalı, bunu hissettirmek olmalı. Ama dediğim gibi, orda Eylül ayında ekip değişikliğine galiba gidilecek. Ordaki prodüktörümle oturup toplantı yaptık, hatta bu Mayıs’a düşünüyorlardı, askerden sonra tekrardan bu işin üstüne gitmeyi düşünüyorlardı. Zaten çok zamanımı alıyor, uçaklara bin, git, gel, git, gel, pinpon topu gibi oluyorsun, dedim ki: “Türkiye’deki albüme konsantre olmuşken bu şekilde bölünmeyi kesinlikle kaldıramam”.
Benim çalışma tarzım bu, ben bir şeye konsantre olurum, onun üstüne giderim, ondan sonra diğerleri. Yok, o kadar dağılamam. Askerden sonra böyle bir rüzgara kaptırsaydım kendimi, bana dönüşünün çok zararlı olabileceğini gördüm. Çünkü düşünüp duruyorum, evet bütün dünya bir market yani bütün dünya bir pazar. Bu pazarda çok hoş şeyler yapılabilir, fakat benim için bu pazardaki en önemli nokta Türkiye. Çünkü Avrupa, Amerika’da nankör ötesi bir durum var. Hadi bir parça yaptın tuttu, ikinci de tuttu, üçüncüde geçmiş olsun… Allah’a bin şükür, Mustafa Sandal olarak 6. senem Türkiye’de, 600’ün üstünde konser verdim ve burda bir kitlem olduğuna inanıyorum. Gönülden sevildiğime inanıyorum. Burası ev anlatabiliyor muyum? Onun için burda, bu yaz çok güzel bir albüm hazırlama düşüncesindeyken, hiçbir şeyin bunu çimdiklemesine izin veremem.
Askerlik nasıl geçti Malatya’da?
Biz çok yürüdük, çok soğuktu. Bayağı bir yürüdük, ‘sağ, sol, her şey Vatan için, her Türk asker doğar’... Eğitim yaptık, silah attık, süründük, kalktık, hopladık, nöbet tuttuk. 28 gün içinde 28 güne sığdırılmış bir eğitim planlaması var, bunu uyguladık.
İnsanlarla ilişkileriniz nasıldı?
Ben 18 aylıklarla çok vakit geçirdim. Onların yanına gittim, langırt oynadım, yemek yedim sohbet ettim.
Farklı bir ortama giriyorsunuz, tanımadığınız insanlar, bir de ünlüsünüz. Çok değişik olmalı?
Kimisi bana şiir okudu, kimisi şarkı söyledi, kimisi kız arkadaşını anlattı… Kimisi bilmem kim sanatçıyı neden sevmediğini anlattı, kimisi bilmem kim sanatçıyı neden çok sevdiğini anlattı, kimisi köyünde çıkan ekmeği özlediğini söyledi… Olağan üstü güzel insanlar vardı. Hakikaten saflığını koruyan insanlar var, onlardan o kadar çok vardı ki… Değişik karakterler, hoş karakterler… Mesela ben Erler Gazinosu’na girince ister istemez bakıyorlardı. Ben de çok rahat bir şekilde, ‘hadi çocuklar biz de langırt oynayalım’ diye aralarına giriyordum.
İşin güzel tarafı; üçüncü dakikadan sonra ‘Hop, Musti aabiii, kaleyi koru!’, demeye başlıyorlardı. Arada bir, iki kere eğitimden kaytardık, o da askerliğin bir parçası. Onu becerip yakalanmıyorsan, onun da keyfi müthiş. Hani kaytarıp da alem yapmıyorsun, 150 m. ilerdeki Erler Gazinosu’na gidip, çay içip poğaça yiyorsun. Kaytardığın da bu oluyor yani. Komutanlarla aramız iyiydi, kimseyi kırmadılar, ellerinden geldiğince adil davrandılar. En azından şunu diyorum, 18 aylık askerlikle mukayese edilmez diyorlar ama en azından askerliğin neye benzediğini, nasıl bir şey olduğunu olabildiğince yakından gördük. Ne gibi şeyler vardır, ne gibi şeyler yoktur, bunu yaşayıp döndük.
Şimdi, önemli konuya gelelim… Yeni albümünüz bitmek üzere…
İskender Paydaş, Volga Tanöz, Pinjo Deneb, Ayhan Sayıner, çok güzel bir ekip, çok sağlam bir ekip. Bu ekipte en hoşuma giden şey; ‘uçan sinek bile kaçamıyor’. Burdaki üçlü özellikle o kadar olayın farkında ki, geçmeyen elektrik ya da geçmeyen bir şey kesinlikle olmuyor. Benim gözümden kaçsa, onunkinden veya öbürününkinden kaçmıyor. Böyle bir net, böyle bir ağ var olayda. Benim için şu açıdan da önemli; radikal bir değişiklik yaptım bu albümde.
İlk defa kendi albümünüzün aranjörlüğünü yapmıyorsunuz…
Elimden geldiği kadar yapmıyorum. Ben parçaları aranjman olarak bir noktaya getirdim ve olayı devrettim, ilk defa böyle bir şey yaşıyorum.
Neden böyle bir şey denemeye karar verdiniz?
Sebebi; bir kere bunu becerebilecek miyim, beceremeyecek miyim, kendimi frenleyebilecek miyim, frenleyemeyecek miyim? Aslında ben kendimi frenlemiyorum, bir aranjman yaparken aklıma bir hat geliyor, İskender’e söylüyorum. O da ‘yok kötü’ veya ‘süper’ diyor. Burda hakikaten çok güzel, içten bir paylaşma var. Ben aranjör değilim, ama üç albümden beri kendi parçalarımın aranjmanını yapıyorum, Araba’nın, Aya Benzer’in aranjmanı bana ait. Ama ‘ben iyi bir aranjörüm’ diye bir iddiam yok.
Üç albümden beri müzik direktörlüğünü yüklenmiş olmanın beni yorduğunu farkettim. Çünkü sözü mü yazayım, besteyi mi yapayım, arajmanı mı düşüneyim, klibi mi düşüneyim, kapağı mı düşüneyim, repertuarla mı ilgileneyim, bir de bizimkiler Ay’da bayrağı unutmuş, gidip onu mu alayım? Bir sanatçı, kendini tekrar etmemek fakat ruhunu korumak zorundadır. Ben böyle bir risk olabileceğini gördüğüm anda müdahale etmek zorundayım. Yeni bir perspektif, yeni bir bakış, yeni düşünceler, yenilikler her zaman iyidir insan hayatında. Ve ben artık hayatımda yeniliklere açık olmak istiyorum. Bugüne kadar, kontrol delisi bir adam olarak gördüm kendimi ve bunu tedavi etmek istiyorum. Tedavi vakti geldi artık.
İskender Paydaş’Ia çalışmaya nasıl başladınız?
İskender Paydaş’ı senelerden beri gözüme kesiyordum zaten ve paralel bir şekilde bir yakınlık hissediyordum kendisine. Düşüncelerimizin, bakış açımızın birbirine çok uyacağını hissediyordum. Ve hatta Detay albümünde Aya Benzer’i İskender Paydaş aranje edecekti. Onun vakti yoktu, Almanya’daydı, ben, Londra’daydım, bari kendim yapayım dedim, yoksa onu da İskender yapacaktı. Sonra bu albümde dedim ki; ‘İskender, iki tane parçanın arajmanını senin yapmanı istiyorum’, o da; ‘albümün Müzik Direktörlüğü’nü yapayım’ dedi. Çok hoşuma gitti, hemen kabul ettim. Bu arada Volga çok doğru bir çizgide ilerliyor, onunla zaten çok güzel şeyler yaşayacağız, şimdi yavaş yavaş adını duyuruyor, Türkiye’de çok yakında çok sağlam bir şekilde duyuracak adını.
Ne kadar zamandır çalışıyorsunuz bu albüm üzerinde?Ben bir buçuk yıldır çalışıyorum. Besteler, repertuar, parçalar girdi, parçalar çıktı... Bir sürü şey değişti, ondan sonra kafamdaki, hayalimdeki repertuarı askerden döndükten iki hafta sonra oturttum. Kafamdaki tabloyu gördüm ve tamam bu dedim. O zamana kadar bir sene iki ay geçmiştir. Üç aydan beridir de fiilen ekip birleşti, teknik açıdan çalışılıyor ve ortaya çıkarılmaya çalışılıyor albüm. Bende ‘bu bitti, şimdi öbür albüme konsantre olayım’ gibi bir düşünce yok, bu albüme çalışırken, bir sonraki albüm için de parça yazabilirim. Aya Benzer parçası Araba albümü çıkmaya yakın olmuştu, akmak önemli olan. Burdan çıkıp da yolda bir şey görürüm, o bana ilham verir, ben şarkı yazarım, onu da öbür albümde duyarlar.
Nerdeyse hazır albümünüz…
Bu ayın sonunda albüm piyasada olacak.
İsmi, çıkış parçası belirlendi mi?
Hiç bir şey bilmiyoruz. Sadece bitireceğiz ve o gece karar vereceğiz. Albümde en çok hoşuma giden şey; tüm parçalardan o kadar keyif alıyorum ki! Hani sezon olmasa, şöyle söyleyeyim, tut ki ben bu albümü Şubat’ın 15’inde bitirmişim, herhalde 3 ay daha çıkarmazdım. Niye biliyormusun? Tek nedeni var; kendi başıma, kendi kendime her yerde dinlerdim. O kadar içime siniyor.
İlk defa mı bu kadar içinize siniyor?
Evet ilk defa diyebilirim. Araba albümü de içime bu kadar sinmişti. Suç Bende ve Detay albümlerimde içime sinmeyen noktalar vardı. Fakat bu albümde yok. Bir parça var, biraz hasta onu toparlamamız lazım, ameliyat etmemiz gerekiyor. Ama onun haricinde yok. Bütün duygusuyla bana çok yakıştığını hissediyorum, benim karakterimle, ruhsal yapımla, kendimi yansıtışımla bir bütün olduğunu hissediyorum. O çok önemli çünkü o kıyafeti giyecek olan benim, taşıyacak olan benim. Herkesten ve herşeyden önce benim içime sinmesi gerek. Günün sonunda benim, mutlu olmam gerek.
Taşıyacağım şeyden ben mutlu olursam o bana yansır. Ve bu albümde ilk defa üç kişi bir araya geliyor ve çalışıyor. Çok vahim şeyler olabilirdi, düşüncelerimiz çatışabilirdi. Allah’a şükür böyle şeyler olmadı. Arada ben birşey söylüyorum, İskender ‘hayır, kötü’ diyor ya da ‘çok iyi olur’ diyor, bunlar oldu ama dozajında oldu. Bir de düşün, milletin birbirine surat astığını, bütün o negatif ellektrik yansır olaya, öyle bir şey olmuyor ben ondan dolayı çok mutluyum. Umutlu musun, evet çok umutluyum. Bu albümle, çok güzel şeyler vereceğimize inanıyorum, dinledikçe ‘vay be’ olacaklarını hissediyorum. Beni heyecanlandırıyor.
Çok güzel birşey, yaptığınız işte bu kadar heyecan duymanız…
En önemlisi de benim heyecanlanmam çünkü benim felsefem; önce ben heyecanlanayım, ben seversem o zaman tamamdır.
En önem verdiğim şey bu albümde; repertuar, bütün parçaların birbiri içinde uyumlu olması, bütün renklerin birbirine geçmesiydi. O sihirli tabloyu yakaladığımıza inanıyorum. Bundan sonrası -Allah’ın izniyle- çocuğu en güzel şekilde tamamlayıp sağlıklı bir şekilde büyütmek.
İnternetten ve Türkport’tan bahsedelim biraz.
Türkport bu yaz benim sponsorum, yaz turnesi arkasından Ekim ayında başlayacak üniversite turnemiz… Bu yaz, Marmaris’ten, Fethiye’ye kadar bir sürü yere gideceğiz. Türkport, bir medya portalı, ‘ara ve bul’ mantığında sağlıklı bir şekilde gelişmeye çalışan bir portal. Türkport’la konuşmalarımızda hep şu felsefe üzerinde durduklarını söylediler: ‘Biz çok hızlı ve çabuk şekilde bir şeyler yapmayalım, emin adımlarla, doğru bir şekilde büyüyelim, alt yapımız doğru olsun, içeriklerimiz doğru olsun, bazı yeniliklerimiz doğru zamanda devreye girsin...’ Farklı bir bakış açısı. Hemen bunu ekleyeyim; ben internet delisi bir insan değilim, bir şey aradığım zaman, bir şeyi merak ettiğim zaman kullanıyorum ama onun haricinde sabahın altılarına kadar uykusuz bir internet kullanıcısı değilim. Bir ara öyleydim ama allahtan hemen uyandım. ‘Bu sakat bir şey, uyan Musti’ dedim. Cep telefonu konusunda da böyleyim, genelde telefonum açık değildir. Acil bir şey varsa açıp konuşurum.
İnternet neticede iletişim kurmak için, bilgi sahibi olmak için yeni bir zemin ama bunun içine çok dalıp birbirimizden kopmayalım. Uçağa bindiğimde şuna çok dikkat ediyorum, herkesin elinde bir şey, herkes merakla bir şey okuyor. Sohbete ne oldu, muhabbete ne oldu? Bu kadar iletişim meraklısı bir dünya, nedense herkes bir köşesinde, aman kimse benimle konuşmasın diye kitap okuyor. Tabi ki okuyacaksın, okumak çok güzel bir şey ama 5 dakika sohbet de pek zarar vermez insana.
Röportaj: Gözde Arikol
Diger Söylesiler
|